
1992-1993 yılında Cumhurbaşkanı Özal’la Öcalan arasında yaşanan mesaj alışverişini, dönemin tanıklarının anlattıklarından aktarmaya devam ediyoruz:
Özal’ın niyeti bayram tatilinden de yararlanarak konuyu biraz dinlendirmek, zaman kazanmaktı. Ertesi gün MGK toplantısı vardı. O sahur yemeğinin ardından MGK’ya katıldı, bu görüşünü orada da söyledi. Kurul’dan çıkan kararda da ateşkes meselesi hiç yokmuş gibi bir üslup takınıldı. Ancak içeride diyalog meselesi gündeme gelmiş ve tepki almıştı. En büyük tepki de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş’ten geldi:
Eşkiyayla masaya oturup da aracı kullanılır mı? Şimdi IRA meselesi var. Sinn Fein diye bir parti var. O aracılık ediyor. Ama bir masaya oturup da onların başıyla konuşmak diye bir şey yok. Eşkiyayla karşı karşıya oturulmaz.
Aslında Özal da bu görüşteydi. O da PKK’yla doğrudan temas yerine HEP’lilerle görüşüyor ve mesajı dolaylı yollardan iletiyordu. Ateşkesi önemli bir şans olarak görüyordu. Geçen yıl bölgeyi kana bulayan Nevruz, ateşkesin yumuşama havası içinde bu kez kimsenin burnu kanamadan atlatılmıştı. Özal, hükümetin ortaya çıkan bu yeni dururmu kavrayamadığına ve basmakalıp demeçlerle barış sürecini baltaladığına inanıyordu. Oysa bir an önce yeni duruma uygun politikalar üretilmesinden yanaydı ve kafasında bir çözüm planı vardı. Bu planı önce yanındakiler açıklamıştı. Bu planın en yakın tanığı Cengiz Çandar’dı:
“Yahu bu iş nasıl çözülür, biliyor musun?” dedi. Kafasında bir çözüm parametresi olduğunu ifade eden bir iki şey söyledi. Dedi ki, “Önemli olan bu ateşkesi kalıcı kılmak” edi. ‘Kalıcı kılmak için de dağdaki PKK’lıları aşağı indirmek lazım. Onun için af çıkartmak lazım” dedi. “Af çıkarmadan inmezler” dedi. “Öyle bir af çıkartacaksın ki” dedi, “Önder kadrosunun sabote edememesi lazım. Af önder kadroyu, yöneticileri teşmil etmezse, engeller affı” dedi. “O yüzden kademeli bir af çıkaracaksın’ dedi. ‘Yani adam öldürdüğü, bilmem ne yaptığı, sübut etmemiş olanların silahları bırakması halinde, bütün haklarına sahip olarak, hayata dağa çıkmadan önce neyse öyle devam edebilmesinin… Bunun yoluna yordamına, hukuki imkânlarına bakmak lazım” dedi. “Yöneticiler için de şartlı bir madde ilave etmek lazım” dedi. “Beş yıl yasaklı kılacaksın bunları mesela” dedi. “Beş yıl içinde Türk Ceza Kanunu’nu ihlal etmezlerse, beş yıl sonra seçme hakkı dahil olmak üzere siyasi haklarına, otomatikman kavuşmaları gibi bir şeyler yapmak lazım…” dedi.
İşte Özal’ın PKK’yı dağdan indirme planı buydu. Hem dağda savaşanlara hem de onların yurtdışındaki lider kadrolarına yönelik kademeli bir af düşünüyordu. Amaç, silahla yürütülen mücadeleyi yasal platforma çekmekti. Ancak böylesi bir teklifin o gün itibariyle Meclis’ten geçmesinin olanaksızlığını biliyor, buna bir çare arıyordu. O yüzden zaman ihtiyacı vardı. Ne yapıp edip yirmi beş günlük ateşkesin uzatılması gerekiyordu. Ateşkes süresinin dolmasına iki hafta kala önce Celâl Talabani çıktı Köşk’e,sonra DEP milletvekilleri. Özal, onlara zamana ihtiyacı olduğunu hissettirdi. Köşke çıkan milletvekillerinin arasında Sırrı Sakık da vardı:
“Gidip ateşkes süresini uzatmalısınız” dedi. Hatta şunu da söyledi: “Siz tepki alabilirsiniz, size saldırabilirler de, ama bana da saldıracaklar, hep birlikte bunu göğüslemek zorundayız. Çünkü bu sorun el yakıyor. Siyasiler ürkebilir, korkabilirler ama görebildiğim kadarıyla, askerlerin bir kanadı da artık benim gibi düşünüyor” demişti bize. Ve giderken de “Siz gitmelisiniz. Ben arkanızdayım, gidin” demişti.
Nisan ayı başında HEP’liler bu mesajla Şam’a uçarlarken, Özal da uzun bir Türki Cumhuriyetler gezisine çıktı. Müthiş bir arabulucu trafiği başlamış, herkes bu kanlı düğümün Nisan ayı içinde çözülmesi içim seferber olmuştu adeta. İlk mesaj Bekaa’dan geldi. Talabani Cengiz Çandar’ı arayarak Apo’nun ateşkesi süresiz uzatacağı haberini verdi. Çandar ilk uçakla Azerbaycan’a uçtu ve dönüş yolunda durumu Özal’a bildirdi:
“Nedir vaziyet anlat bakalım” dedi, ben de “Böyle böyle oldu” dedim. “Yarın basın toplantısı olacak ve bu sonuç çıkacak” dedim. “Çıkacak da ne olacak? Bu iş böyle devam edemez” dedi. “Eğer bu önümüzdeki bir ay zarfında da, bu işi çözecek bir tavır ortaya konmazsa, terör geri dönebilir” dedi. “Ve korkarım ki eski dönemi arayacağımız şiddette geri dönebilir” dedi.
Özal’ın Türkiye’ye dönmesinden hemen sonraki gün, yani 16 Nisan Cuma günü, Öcalan bu kez HEP’li milletvekillerinin de katıldığı bir basın toplantsıyla ateşkesi süresiz uzattığını açıkladı. Ancak hükümetin tavrı değişmedi. Ankara “Silahlı insanlarla konuşulmazi savaşılır” diyordu. Özal, tek başına sürdürdüğü diyaloğun böyle sonuç veremeyeceğini anlamıştı. Bu durum karşısında kararını yine Cengiz Çandar’a şöyle açıkladı:
“Eğer” dedi “bu önümüzdeki bir ay zarfında bunlar hiçbir adım atmazlar, böyle donmuş vaziyette kalırlar ise (hükümeti kastederek) her ne pahasına olursa olsun, her şeyi göze alarak ben ortaya çıkacağım ve çözüm formülünü ilan edeceğim” dedi.
Tarih 16 Nisan Cuma’ydı. Özal o gün Demirel’le son görüşmesini yaptı. Kafasındaki af planını Meclis’i by-pass ederek geçirilecek bir kararname hazırlığındaydı. Bu kararnamede çıkmazsa, halkın karşısına geçip çözüm formülünü açıklayacak ve belki de yeni bir oluşum içinde siyasete dönerek tarihi saydığı bu misyonu bizzat uygulamaya koyacaktı.
Bir sonraki bölüm: Umudun Sonu, okumak için tıklayın.
[...] sonraki bölüm: Barış Umudu, okumak için tıklayın. [...]
ögrendikce ürperiyorum demekki neymiş sucuk üretimi halkın gözü önün de yapılmazmış nasıl yapıldığını görse halk onu yemez… politikada böyle bişe…